Cuma’ya gittim, döneceğim…

Cuma’ya gittim, döneceğim…

Acele ile çıktığı bürosunun kapısına, “Cuma’ya gittim. Döneceğim” yazısını özenle astı Avukat Enes Can.

O gün Cuma namazını Çamlıca tepesindeki yeni camide kılmaya niyet etmişti.

Acelesi bu yüzdendi.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın da Çamlıca Camii’nde olacağını duymuştu sosyal medyadan.

‘Kimbilir belki görme, hatta elini öpme şansı da bulabilirim’ diye geçirdi aklından.

Ne güzel olurdu…

İstanbul trafiği her zamanki gibi yoğundu.

Trafiğin bir an önce çözülmesi için, içinden sürekli “Yâhayyu yâ gayyum” duasını tekrarlıyordu.

Tahmininden önce ulaştı görkemli yapıya.

‘Bu dua her zaman işe yarıyor’ diye geçirdi aklından.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın teşrifleri nedeniyle olsa gerek cami çoktan dolmuştu.

Son model spor arabasını caminin kapalı otoparkına parkedip asansör ile yukarı çıktı.

Sosyal medya hesabından konum bildiriminde bulunup, telefonunu sessize aldı.

Kapıdan içeri girerken gözleri sağ elindeki, bir hafta önce neredeyse bir servet ödeyerek aldığı, rugan ayakkabılarına takıldı.

‘Keşke bugün bunları giymeseymişim’ diye geçirdi aklından.

Anahtarlı dolaplar çoktan dolmuştu. Olası bir hırsızlığa karşı, “Yâ kayyûmu felâ” ismi şerifini üç kere tekrarladı içinden ve ayakkabıların üzerine hafifçe üfledi. Sonra boş raflardan birinin en dip kısmına bıraktı ayakkabılarını.

Cami girişinde bir kaç saniye durup, ön saflarda boş yer olup olmadığını kontrol etti.

Maalesef yoktu.

Olduğu yere oturmaya karar vermişti ki, çoraplarında bir ıslaklık hissetti.

Bir mümin kardeşi(!) abdest aldıktan sonra ayaklarını kurulamadan çıplak ayakları ile basmış olmalıydı oraya.

“Hay ben senin yapacağın ibadetin…” diye geçirdi aklından ama sonunu getirmedi cümlenin.

Sol ön safta başka bir yer ilişti gözüne. Oraya oturdu ama aklı ıslanmış çoraplarında kalmıştı.

“Umarım mantar bulaşmaz” dedi kendi kendine.

Sonra aklına sol ceket cebinde, kalbinin üzerinde taşıdığı “vefk-i şerif” geldi.

Biraz olsun rahatlamıştı.

Zira alimlerin tavsiyesi ile her sabah evden çıkmadan, “vefk-i şerif”i bir bardak suya 41 kez okuyup nefes ettikten sonra, bu suyu içiyor ve bu onu her türlü bulaşıcı hastalıktan koruyordu.

Huşu içinde kıldı namazını…

Dört rekat sünnet, hutbe, iki rekat farz, dört rekat son sünnet, dört rekat zuhr-i ahir ve arkasından iki rekat vaktin son sünneti.

“Esselamü aleyküm ve rahmetullah, esselamü aleyküm ve rahmetullah…”

Sağında ve solunda bulunan melekleri selamladı ama oturduğu yerden kalkmadı.

Boynu bir yana bükük, ellerini biraz mahcup, biraz suçlu bir şekilde açtı yaradana ve şu şekilde dua etti:

“Allahım, yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dilerim. Sen beni cennetin ile ödüllendir.

Ben hiç bir zaman kendi nefsim için senden bir şey istemedim.

Her ne yaptım ise senin dinin yer yüzünde hakim olusun diye yaptım.

O sınavda çalınmış sorular bana, kafirler ile yaptığımız savaşta galip gelebilmemiz için verilmişti.

Beni ve devlet büyüklerimizi  affet. Günahlarımızı bağışla…”

Aynı dakikalarda en ön safta bir başka kişi de benzer bir duayı farklı gerekçeler ile yapmakta idi:

“Allahım; sen her şeyi bilen, herşeyi  görensin…  O gün ikna olmamıştım ama öyle söylemem gerekiyordu. Zira çalınan o soruların, senin dinin yer yüzünde muzaffer olsun diye çalındığını sanıyordum. Aldatılmışım. Beni affet.”

Ve yine o anlarda; gözlerden uzak başka bir camide, dalgalı gür saçlarına ak düşmüş, kalın kaşlı bir adam da yalvarıyordu Yaradana…

“Allahım; sana her şey ayandır ve senin adaletinden sual olunmaz. O gün her şeyi bilen ve ikna oldum diyen, bugün beni günah keçisi ilan edenleri affetme… Cehenneminde birlikte yanalım…”

***

Onlar ibadetlerini yerine getirmiş, dualarını etmiş olmanın huzuru içinde ayrılırken camiden, İstanbul huysuz, huzursuz, isyankar birine daha evsahipliği yapıyordu…

Ahmet …

Kim miydi Ahmet?

O, Enes Can’ın en iyi arkadaşı idi.

Lisede yan yana otururlardı. Bir çok sınavda ona kopya vermiş, birçok dersi geçmesinde yardımcı olmuştu.

Kendisinin Eğitim Fakültesi’ni kazandığı üniversite sınavında onun nasıl olup da Hukuk Fakültesi’ni kazandığını hiç anlayamamıştı Ahmet.

Okulunu birincilikle bitirmiş, ama KPSS sınavında aldığı puan yetmemişti atanmasına.

Asgari ücret ile bir iki işte çalışmış ama bu işler onun bunalıma girmesine engel olamamıştı.

Eskiden Cuma namazlarına birlikte giderleri Enes Can ile ama artık o, namazı niyazı bırakmış, kutsal bilinen tüm değerlere küfreden cehennemlik bir kütük olmuştu…

Allah hidayete erdirsin…

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ