Ortadoğu; bitmeyen yangınlar coğrafyası…

Ortadoğu; bitmeyen yangınlar coğrafyası…

İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın desteklediği tiyatro günlerinde ‘Yangınlar’ isimli çok güzel bir tiyatro eseri izledim. Lübnan; farklı din, mezhep, ırk ve kültürlerin olduğu Ortadoğu sorunlarının, hastalıklarının küçültülmüş bir minyatür hali. ‘Yangınlar’ oyununda 1975-90 arasında yaşanan Lübnan iç savaşında geçen hikâye konu ediliyor. Ortadoğu’nun dinmeyen yangınını, Kanada’dan Lübnan’a, bir anneden çocuklarına uzanan etkileyici bir kurguyla anlatan ‘Yangınlar’, savaşın yıkıcılığını bir aile üzerinden çarpıcı bir şekilde sahneye taşıyor. Oyun, tragedya, dram  ve 20. yüzyılın ikinci yarısında yaşanan, en önemli politik ve sıcak mücadelelerin coğrafyası olan Ortadoğu’nun yakın tarihini iç içe geçirerek anlatıyor.

Vatan, anne olarak iç savaşı kardeşkanı dökme yanında, öz annesine tecavüz eden, işkence eden zalim evlat metaforu ile anlatıyor. Kendi öz annesine tecavüz eden genç, aslında iç savaşta ülkesini ateşe veren nesil, anne sevgisinden ve şefkatinden uzak büyüyen , sevgisiz, zalim hale getiren koşulların ürünü olduğunu söylemeye çalışıyor. Nesli, kadın yetiştirir, her katil bir anne doğurur ve kadınlarda kini ve nefreti; anneler annelerinden, onlar büyük annelerinden miras alır. Nesilden nesile aktarılan nefreti, onlar da çocuklarına aktarırlar. Bu farklı toplum kesimleri arasındaki biriken kin, husumet sonucu Filistin’den gelen mültecilerin Lübnan’a gelmesi ile karşılıklı çatışmalar başlıyor. 500 bin mülteci geldi, sonra yerli ile mülteciler çatışmaya, karşılıklı çatışma… İç savaşa ve oluk oluk kan akmasına sebep oldu, evler yandı, ocaklar, insanlar ve bir ülke yandı. Beyrut hayalet şehre döndü, kampta yaşayan Müslüman mülteci, yerli Marunî Hıristiyan falanjistler  arasındaki acımasız bir iç savaşı ve onun etkilediği bir aile dramını anlatıyor.

Maalesef bu coğrafya, acıyla öğrenenlerin coğrafyası. İç savaşın, bir ülke için yıkım olduğunu Afganistan iç savaşından kaçan bir doktorun yazdığı Uçurtma Avcısı romanında okumuştum. ‘’Şoravi dediğimiz Ruslar işgal ettiğinde bir olduk, beraber olduk, dayanışma ile işgale karşı savaştık ve başardık. Ama savaşı kazandıktan sonra, Taliban’ın gelişiyle farklı etnik gruplar arasındaki mücahitlerin kendi iktidar savaşları ve iç savaş ülkeyi yaşanmaz hale getirdi, daha yıkıcı oldu. Ülke harap oldu, kâfirin yapmadığını Peştun Hazara’ya, Tacik’e, Özbek’e yaptı. Kardeş kardeşi acımasızca katletti, umutlar tükendi, ülke harabeye döndü, halk ülkeyi terk etti’’ diye yazar.

Hıristiyan bir kadın, karşı köyden bir Müslümanla aşk yaşar, buradan yasak meyve olarak bir oğlu olur. Hıristiyan anneanne kesinlikle çocuğu kabul etmez, kızını da evden kovar. Çocuk doğar yetimhaneye verilir, anne çocuğunu bulma ümidi ile yollara düşer. Yolda Müslüman bir kadınla tanışır, bütün ailesi vahşice katledilmiş intikam yeminleri eden yaralı bir kadındır. Kadına okuma yazma öğretir, kader arkadaşı olurlar. Mülteci kamplarını gezerek oğlunu bulmayı düşünen anne, mültecileri taşıyan bir otobüse biner. Hıristiyan terörist gruplar, falanjistler mültecileri taşıyan bu otobüse saldırır, ‘ben Hıristiyan’ım boynumda haçım var’ diye göstererek canını zor kurtarır. Falanjistler otobüsü tarar, çoluk çocuk demeden öldürürler. Ateşe vererek, yanarak insanların öldürülmesi onda otobüs fobisi oluşturur; artık otobüslere binemez. Boynu kesilen insanların akan kanını görür ve ‘bu kan bizi boğacak, masumların kanında boğuluyoruz’ diye anlamsız savaşa isyan eder.

Bu savaş onları da şiddete başvurmaya, silahlanmaya sevk eder. Müslüman kadın arkadaşı ile milislerin başında liderlik yapanları öldürme kararı alırlar. Müslüman kadın, patlayıcıyı üzerine bağlayıp falanjistlerin kampına girer, kendisi ile birlikte ileri gelen liderlerini öldürür. Hıristiyan olan kadın da cihatçıların liderini silahla öldürerek 1978’de inşa edilen hapishaneye atılır. Kadının kimliği yoktur, kişiliği ve ismi o 7 numaralı koğuşta 72 numaralı orospu diye anılır, kadın mahkûmlara kötü muamele yapılmaktadır. Kadınlar seri halde dövülüyor, işkence ediliyor, mükerrer defa tecavüze uğruyorlar.

‘Bu işkenceye karşı direnme gücü versin’ diyerek devamlı şarkı söylemiş, adı şarkı söyleyen kadın olarak ünlenmiş. Kadına zalim, merhametsiz bir cihatçı Arap, devamlı işkence eder ve tecavüz eder. Tecavüz sırasında bu zalim ve gaddar adamın burnunun palyaço burnu olduğunu görür ve tüm hayatı bir şerit gibi gözünün önünden geçer ve bu kişinin yıllarca aradığı kendi oğlu olduğunu anlar ve şarkıcı kadın artık susar, ölümüne kadar konuşmaz. Bu tecavüzden ikiz çocuk doğar. Gardiyanlara ikizleri öldürmesi emredilmesine rağmen kıyamazlar ve nehir kenarından geçen bir köylüye çocukları emanet ederler. İç savaş bitiyor, işkenceciler yargılanıyor, kadın kendi oğlu olan işkenceciye gerçeği açıklıyor ve ölmeden önce vasiyetini dostu olan avukata veriyor. İkizler, anneleri öldükten sonra aradıkları babalarının aynı zamanda kardeşleri olduğunu öğreniyorlar.

Müslümanlarca büyütülen çocuklar, annesi yanına alınca Hıristiyan adı koyuyor, çok iyi eğitim aldırıyor çocuklarına ve oğlu Kanada’ya göçüyor, dağılıyor aile. Anne ölünce dağılan aile bir arada birlikte yaşamanın ne kadar büyük bir nimet ve mutluluk olduğunu söylüyor. Bir ailenin yaşadığı dram ve trajedi ile bir ülkenin nasıl iç savaşa girdiğini, normal insanların cani katillere nasıl dönüştüğünü anlatıyor. Lübnan’daki bu iç savaşın altyapısını toplumun bölünmüş yapısı gettolaşma ve mahalle mahalle bölünmüş olması, karşılıklı nefret ve kinin devam etmesidir. Lübnan’da doktor tabelaları bile Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, Dürzî diye ayrılmış; bu bile bölünmüşlüğün resmidir. Kaynaşmayı sağlamamış ortak dil, hukuk ve millet ruhuna sahip olmamasıdır.

1975 ve 1990 yılları arasında vuku bulmuş Lübnan’daki iç savaş; ülkenin Marunî Hıristiyanları, Müslümanları ve Dürzî azınlık arasında meydana gelen çatışmalar, İsrail, Suriye ve Filistin Kurtuluş Örgütü’nün katılımıyla, ülkeyi kan golüne cevirmiştir. İsrail kampları çepe çevre sarar, sonra katiller sürüsü olan falanjist gerillalar girer, çoluk çocuk demeden katlederler. 1982’de İsrail destekli Hıristiyan falanjistlerin Sabra ve Şatilla Filistin mülteci kamplarını basıp, 2 günde yaklaşık 2000 Filistinliyi katletmesi hafızalarda derin yaralar bırakmıştır. Yaser Arafat’ın yeni doğan bir bebeğin karnından çıkan makası gösterdiği basın açıklamasını TRT yayınlamıştı. Ben amcamın evinde siyah beyaz televizyonda izlemiştim ve çok korkmuştum. Bu ülke sonra kuzeydeki bir ülke (Suriye) tarafından işgal edilir. Bu kuzeydeki ülke (Suriye), 30 yıl sonra aynı şekilde iç savaşa girer; aynı kaderi yaşar, yarattığının fazlasını kendi yaşar. Ortadoğu petrolü bol, aklı kıt, sevgi yerine kin, nefret ve düşmanlıkların bol olduğu; ateşe karşı çok duyarlı yangınların çabuk çıktığı yangınlar coğrafyası.

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ