Talanın olduğu bir ülkede tarım yapılamaz

Talanın olduğu bir ülkede tarım yapılamaz

Ülkemiz, dünyanın en cahil cesaretli ve görgüsüz yerlileri ile en güçlü ve açgözlü yabancıları arasındaki kirli ilişkiler sarmalında hoyratça talan edilmektedir.

Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ), bağımsızlığını elde ettiği günlerde her açıdan tükenmiş yorgun ve yoksul milletimize, hayata nasıl tutunacağını öğreten bir okuldu. İnsan isterse, bozkırın ortasındaki çorak toprakta dahi katma değeri yüksek ürün elde eden bir tarımın ve hayvancılığın yapılabileceğini öğretti halkımıza.

Kadın erkek toplumun her kesiminden insanların, eşleri, çocukları ve dostları ile birlikte aynı ortamda kaynaşarak, dayanışarak sosyalleştikleri, gelişmiş dünya kültürleriyle tanıştıkları eşsiz güzellikte bir mekândı AOÇ.

AOÇ’taki tarımsal uygulamalardan elde edilen teknik bilgiler, örnek alınsın diye ilk yıllardan itibaren ülkenin her tarafındaki çiftçilere ulaştırılmaya çalışıldı. Tarım bu sayede ilerledi ve o günden beri AOÇ, ülkemiz tarımının esin kaynağı olmasının yanı sıra başkent Ankara’nın akciğeri olma özelliğini de taşımaktaydı.

Bugün baktığımızda AOÇ’un yüzde kırkından fazlasının işgal edildiğini görüyoruz. Atamızdan yadigâr aziz hatırası da olan bu kıymetli toprak parçasının altı yüz elli bin metre karelik kısmı üzerinde, sözde ülkenin itibarı için dünyanın en şaşaalı sarayı yapıldı. Atatürk, Kalecik Karası üzümlerin yetiştirildiği Çankaya’da iki odalı küçük bir bağ evini ülkenin cumhurbaşkanlığı konutu olarak seçti. Bütün dünya bu mütevazı konutta atamızın ayağına geldi, onun temsilinde büyük Türk milletine saygılarını, iyi dileklerini sundu. İtibar sarayla değil, dünyada bıraktığın insanlık değerleriyle kazanılır.

Sarayınızı yapacak yer mi bulamadınız da Atatürk’ün kendi parasıyla satın aldığı, ihya ettikten sonra da milletimize miras bıraktığı bu emsalsiz çiftliğin üzerine yaptınız? Siz de Anadolu bozkırının bir yerinde ondan daha mükemmel bir vaha yaratsaydınız ya!

Ankara’ya gelmişken ülkemizin medarı iftiharı ODTÜ’ye de bir selam çakalım: Belki yetmişten fazla üniversitemizde ziraat fakültesi var lakin hiç birisi ziraat fakültesi olmayan ODTÜ kadar yeşili ve ekosistemi önemseyip koruyamamaktadır. Bu nedenden olsa gerek ODTÜ’nün yeşili yağmalanmaktan kurtulamıyor bir türlü.

Nasıl ki havadaki kanatlıları yok ettiğinizde yerdeki kemirgenlerden, kurtları yok ettiğinizde yaban domuzlarından tarımın yakasını kurtaramıyorsanız, ormanları, yeşili yok etmekle de bir daha doğanın bereket kaynağı olan yağmuru ve karı göremezsiniz. Ayda yılda bir kez göreceğiniz de yağmur, kar veya meltem değil doğal afet olur. Ekosistemi bozduğunuzda, doğanın dengesinin size ve tarımınıza bahşettiği o yaşam döngüsünü kendi ellerinizle yok etmiş olursunuz. Demek ki tarımın yapılabilmesi için ekosistemin korunması gerekiyor. Aksi halde tarım yapılamaz.

Ülkemizin ormanları kuzeyde en çok Doğu Karadeniz bölgesinde, batıda Kırklareli, Kaz Dağları, güneyde ise Mersin ve civarında yer almaktadır. Sinop, Kırklareli ve Mersin’de nükleer santraller, Doğu Karadeniz’de hidroelektrik santralleri, Kaz Dağlarında da maden ocakları uğruna buradaki yeşillik yok edilmektedir.

Ülkemiz, tarımın en iyi yapılabileceği bir coğrafyada yer almaktadır. Bu coğrafyadaki tarıma uygun iklimin oluşmasında ise Istranca, Kaz Dağları, Toroslar ve Doğu Karadeniz’deki ormanların payı hepsinden büyüktür. Talan, ülkemizdeki ılıman iklimin kalbi olan bu ormanlarda yapılmaktadır.

Hâlbuki kültürümüzde ağaç kutsaldır. Mecbur kalmadıkça ağaç kesilmez. Enerjiye ihtiyacımızın olduğunu elbette biliyoruz. Ama ülkemizi emperyalist devletlerin nükleer çöplüğü haline getireceğimize, sahip olduğumuz coğrafi avantajlarımızı kullanarak neden maliyeti az ve daha temiz güneş ile rüzgâr enerjisine yatırım yapmıyoruz? AOÇ’taki tek katlı, küçük mütevazı Atatürk Evi ile etrafında yükselen ucubeleri görünce, ayrıca bunu çağrıştıran Kâbe’deki Beytullah’a nispet etrafında yükselen acayip gökdelenlerle olan benzerliklerini gördüğümüzde anlıyoruz: Türklüğümüzden ve kültürümüzden uzaklaşıp Araplaştıkça, yeşile de yaşama da düşman kesiliyor gibiyiz.

Türk tarımı, Cumhuriyet aydınlanması ile gelişti. Büyük Türk Devrimi, kendisini bilimin ışığında ilerletecek bir ekonomi ve eğitim seferberliği ile taçlandırmayı hedeflemişti. Demir ağlarla ördüğü anayurtta uzağı yakınlaştırmış, dört baştan fabrikalarla donatmıştı. Bir yandan savaş uçağı yapıp ihraç ederken bir yandan tarım ürünlerini katma değeri yüksek mamuller haline getiriyordu. Tarımda kendine yeten ve tarım ürünlerini ihraç eden bir ülke konumundaydı.

Ancak yolunda gitmeyen bir olgu ülkenin ve tarımının gelişmesine engeldi. Osmanlıdan kalan derebeylik devam ediyordu. Yüzde doksanı köylerde yaşayan halk, düşmanı yenmiş, ülkeyi işgalden kurtarmış, demokratik ve laik bir cumhuriyet kurmuş olsa da topraksızdı. Batı Anadolu’da kısmen fakat özellikle doğu ve güney doğu Anadolu bölgelerinde topraklar derebeylerin elindeydi. Toprak reformu yapılsın diye mecliste çetin tartışmalar yaşanmakta lakin bir türlü cumhuriyetin kazanımlarına hep muhalif olan meclisteki derebeyi milletvekilleri aşılamıyordu.

Atatürk’ün bir eğitim projesi olan Köy Enstitüleri, ilerlemenin önündeki bu engeli kaldırsın diye kuruldu. Nasıl ki ekonomik açıdan bölgeler arası bir gelişmişlik farkı oluşmasın diye ülkenin dört bir yanında fabrikalar kurulduysa, ülke bir bütün olarak aydınlansın diye yine ülkenin dört bir yanında köy enstitüleri kuruldu. Topraksız, yoksul köylü çocukları, köy enstitülerini bitirdikten sonra, tarım ve hayvancılık dahil her konuya vakıf aydın ve yurtsever birer öğretmen olarak köylere döndüler. Türk aydınlanması daha da hız kazandı.

Lakin Marshall yardımlarıyla muhalefette daha da palazlanarak güçlenen derebeyleri, aydınlanmacı köy enstitülerini kapattı, yerine göstermelik öğretmen okullarını, alternatifinde de insanın insana kulluğunu, ülkemizin de mandasıymış gibi Amerika’ya bağlılığını takdis eden imam hatip okullarını açtı. Köylü marabalıktan, ülkenin toprakları da geleneksel tarım uygulamalarından kurtulamadı.

AKP iktidara geldiğinde, ülke nüfusunun yüzde altmış beşi kentlerde yaşıyordu. Çıkardığı büyükşehir belediyesi yasasıyla birlikte değerlendirildiğinde bugün bu oran neredeyse yüzde doksan beşe çıkmış bulunmaktadır. Tarım ürünlerinin toplam ihracattaki oranı o zaman yüzde on bir iken, bugün yüzde beşe düşmüştür. Cumhuriyet rejimine muhalif olanlar o gün köy enstitülerini kapatmıştı, onların ardılı AKP ise köylerdeki ilkokulları dahi kapattı. Bu politikalarla köylerin boşaltılarak insansızlaştırılması sağlandı. Bugün köylerde yaşayan insanların yaş ortalaması ne yazık ki altmış beştir.

AKP iktidarından önce gücü, sağlığı yerinde ve çalışkan olan hemen her meslekten emekli vatandaşlarımız, köylerine dönerek kıdem tazminatlarıyla modern tarım ve hayvancılık işletmesi kuruyordu. Tarımın gelişmesine de önemli katkısı oldu bu küçük ve orta ölçekli işletmelerin. Ancak köy okulları kapatılıp ebeveynler kentlere göçüp köyler çalışabilir işgücünden yoksun kalınca, bu fedakâr yurttaşlarımız da iflas edip işletmelerini kapatmak zorunda kaldılar.

En önemlisi de bu iktidar tarıma destek yapmadığı için, ülkemizin dört bir yanındaki çiftçiler, topraklarını ekip biçemez hale geldi. Bugün itibariyle otuz beş milyon dönüm verimli tarım arazisi işlenmiyor. İşlenen araziden de yeterli verim alınamıyor. Her şeye rağmen üretilen ürünler, devletin uluslararası ticaretteki ekseni kaydığı için dışarıya satılamıyor, Türk halkı açlık sınırının altındaki bir yaşama mahkûm edildiği için de ülke içinde pazarlanamıyor. Dolayısıyla Türkiye tarımda kendine yeten ülke olmaktan tamamen çıktı ve bütün tarımsal ürünlerde dışa bağımlı hale geldi.

Bütün bu olumsuzlukların sebebi; aslında herkesin bildiği gibi hiç de hayırlı olmayan emeller uğruna, ülkemizin doğal kaynaklarıyla, toplumsal değerleriyle talan ediliyor olmasıdır.

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ