Tarımda çeşitlilik hızla azaldı

Tarımda çeşitlilik hızla azaldı

Dünyanın şu andaki nüfusu 7.5 milyardır. Bu nüfusun 0.8 milyarı temiz suya erişemiyor. Dünya Bankası satın alma paritesine göre dünyadaki açlık sınırı kişi başı 1.9, yoksulluk sınırı da 3.1 dolar olarak belirlendiğine göre nüfusun 1.5 milyarı açlık, 3.5 milyarı da yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır.

Üstel Fonksiyonlar Yöntemi’ne göre yapılan hesaplamada, dünyanın nüfusu % 1 artışla 200 yıl sonra 49 milyara, şu andaki artış hızı olan % 2 ile devam ettiği taktirde de 564 milyara ulaşmış olacaktır. Bunun getirisini de götürüsünü de hep birlikte düşünmek zorundayız.

1970’lerden itibaren, ekili dikili tarım alanlarından elde edilen bitkisel gıdanın ve o günün mevcut meralarında yetiştirilen hayvansal gıdanın, ayrıca denizlerdeki ve iç sulardaki su ürünlerinin, dünya nüfusunu besleyip besleyemediği ciddi anlamda bütün çevrelerde tartışılmaya başlandı.

Dünyada bu tartışmalar yaşanırken, 1980’lere kadar Türkiye tarımda kendine yetebilen dünyadaki ender ülkelerden biriydi. Ülkenin farklı bölgelerinde yetiştirilen Antep fıstığı, fındık, tütün, ayçiçeği, incir, pamuk, zeytin, narenciye, buğday-arpa gibi tahıllar, mercimek-nohut gibi baklagiller, ihraç edilen ürünlerin başında geliyordu. Bunlar, Cumhuriyet tarihi boyunca stratejik ürünlerdi ve bu ürünler sayesinde olsa gerek 1986’da Türkiye, dünyanın 15. büyük ekonomisi olmuştu.

Yapılan tarımdan elde edilen gıdanın dünya nüfusunu beslemekte yetersiz kaldığı ileri sürülerek, önce orman alanları, bataklıklar ve meralar tarıma açılmaya başlandı. Bataklık ve sulak alanların tarıma açılması göçmen kuşlarını, ormanlık alanlar iklimi, meraların tarıma açılması ise hayvancılığı olumsuz etkiledi.

Makineleşmenin getirdiği teknik kolaylıklar sayesinde servet biriktirmeye doymayıp da hızını alamayanlar, dünyanın doğal dengesinin korunmasında en büyük unsur olan yağmur ormanlarını önemli ölçüde yok ettiler. Sanayileşmenin gelişmesiyle birlikte, gerekli önlemler alınmadan fosil yakıtların ve sera gazlarının doğaya salıverilmesi, küresel ısınmaya sebep oldu, kutuplardaki buzullar hızla erimeye başladı.

Sonra tarım alanlarını genişletmenin daha fazla mümkün olamayacağının anlaşılması üzerine, bu kez birim yerden daha fazla ürün elde etmenin arayışına girildi. Aslında geleneksel tarımla bu zaten yapılıyordu; tohumlar özenle seçilerek, takas edilerek ve münavebe yapılarak mevcut alanda üretimi hem iyileştirmek ve hem de artırmak mümkündü.

BU TOPRAKLAR, BİR LÜTUF…

Ancak bu artış, dünya nüfusunun artış hızının gerisinde kalıyordu. Doğrusunu isterseniz tarım, aslında bir yaşam biçimidir ve dünyanın her tarafında kültürleri şekillendirmiştir. Onun için Alman tarihçi Heichelheim, “Kapitalizme varana kadar bütün uygarlıkların temelinde tarım yatar” der. Eğer uygarlıklar, toplumlar bir arada yaşama ve paylaşma kültürünü içselleştirmiş olsalardı, dünyanın nüfusu kontrol altına alınarak son 150 yılda 7.5 kat artmayıp, üretilen ama israf edilmeyen gıdalar yeterli gelecekti.

Türkiye Cumhuriyeti, her alanda olduğu gibi tarımda ve halkını besleyebilme konusunda bölgeler arasında gelişmişlik farkına dahi yol açmayacak şekilde organize olmuştu. Bu topraklar, Tanrının Türk milletine bir lütfudur.

Anadolu’da 11 binin üzerinde bitki türü var. Bunların çeşitlerini de hesaba kattığımızda, dünyanın en zengin florasına sahip bir coğrafya olduğunu görürüz. Anadolu, dünyanın en çok meyve, tahıl, baklagil ve zeytin çeşitlerine ev sahipliği yaptığı gibi bunların çoğunun da gen merkezidir. Bunlardan en az 3.500’ü endemiktir.

Burada her şeyi açıklamaya yer olmadığına göre sadece buğdayı örnek verelim: Tahıl ambarı olarak bilinen Anadolu topraklarında 23 yabani buğday türü, 400’ün üzerinde de binlerce yılda kültüre alınmış buğday çeşidi bulunmaktadır. 2002 yılında buğday ekim alanları 9.5 milyon hektar iken, 2019 da 6 milyon hektara geriledi.

TARIMSAL ÜRETİMDE DÜNYA İLE REKABET

Üretime gelince, bulunduğumuz Marmara Bölgesi’nden iki örnek verebiliriz: 1926’da kurulan Sakarya Mısır Araştırma Enstitüsü, kıt imkânlarına rağmen, 2019 üretim döneminde Bursa Uludağ Üniversitesi Ziraat Fakültesi arazisinde çiftçi şartlarında yaptığı buğday ve mısır demonstrasyonunda süper başarı elde etti. Marmara Bölgesi’nin yerli ekmeklik buğday çeşitleri olan Nusrat’ta dekardan 648 kg, Acar’da 381 kg, Altuğ’da 500 kg ve Aladağ’da da 467 kg tohum elde etti.

Aynı enstitü, aynı yerde, aynı dönemde yerli mısır çeşitleri Aga’da dekardan 6.721 kg, Hacıbey’de 6.479 kg ve Adasa-16’da 5.507 kg ürün aldı. Bizden daha iyi durumda olduğunu iddia eden ülkelerin bu türlerde bizden bir fazlalığı varsa o fark yüzde 10 veya 20’yi geçmiyor. Bazı çeşitlerde de biz onların önüne geçiyoruz.

Demek ki tarımsal üretimde dünya ile rekabet edebiliriz. Hem de tohumlarımızın genetiğini değiştirmeden, salt ıslah çalışmalarıyla! Kalifiye personel ve bütçe desteği yapılmadığından, bu yoksun halleriyle bu başarılara imza atan tarım kuruluşlarımızın, ne yazık ki kapılarına birer birer kilit vurulmaktadır. Bizim tek eksiğimiz; tarımsal faaliyetlerin desteksiz, çiftçimizin ve tarım kuruluşlarımızın sahipsiz bırakılmasıdır.

Nasıl mı?

Shakespear der ki; “Şeytan bir günah işleyeceği zaman, işe önce günahı kutsallık zırhına sarmakla başlar.” Dünyayı açlıkla terbiye etmeye karar verenler de önce iyilik meleği rolüne bürünerek, “Dünyadaki açlığı en kısa zamanda bitireceğiz” söylemiyle işe koyuldular. ABD’nin eski ve efsanevi dışişleri bakanı Henry Kissinger’ın, Yeşil Devrim Projesi adına 10 Aralık 1974’te başkan Henry Ford’a verdiği raporla birlikte, şu sözleri de dünyada yankı uyandırmıştı: “Petrol ile ulusları, gıda ile de insanları kontrol edebilirsin.”

Turgut Özal hükümetinin çıkardığı kararnamelerle, 1983’de tohum fiyatları serbest bırakıldı. 1984’de tohum ithalatı serbest bırakıldı. 1985’ten itibaren de tohumlarımızı ıslah eden araştırma kuruluşları destekleneceğine, tohum ithalatı yapmasına da izin verilen özel sektör tohumculuğu teşvik edildi.

18 Aralık 2000 tarihli IMF tavsiye kararları arasında şu madde vardı: “Şeker piyasası reformunu sağlayacak şeker kanununun mutlaka çıkarılması ve 2002 yılı sonuna kadar şeker fabrikalarının özelleştirilmesi.” 4 Nisan 2001’de 4634 sayılı Şeker Kanunu çıkarılarak IMF’ye verilen söz tutulmuş oldu.

Bu yasaya göre Şeker Kurulu oluşturuldu. Kurul, şeker piyasasında tek yetkili organ kılındı. Devlet, 2002-2003 üretim döneminden itibaren fiyat açıklamadı. Özel sektör temsilcisi olan bu kurul, şeker pancarına yüzde 15 kota koydu. Şeker fabrikaları satıldı. Çiftçinin desteksiz kalmasıyla ve üretimden çekilmesiyle şeker pancarı üretimi de büyük ölçüde düştü.

1997’de tarım ilacıyla Türkiye pazarına giren Monsanto, 1998’de ABD tohum şirketi Cargill firmasının tohum bölümünü satın aldı ve ülkemizde tarım politikaları üzerindeki etkisini yoğunlaştırdı. 8 Ocak 2004’de 5042 sayılı “Islahatçı Haklarının Korunması Kanunu” çıktı. 2008’de birçok sebze tohumu ünitelerini de bünyesine katarak tohumda tekelleşti. Ülkemizdeki çiftçi kuruluşlarının, tarım meslek örgütlerinin itirazlarına rağmen 31 Ekim 2006’da 5553 sayılı “Tohumculuk Kanunu” da çıkarıldı.

TARIMDAKİ ÇEŞİTLİLİK HIZLA AZALDI

Bursa’da, İznik Gölü kenarında, yasa dışı olmasına rağmen Bakanlar Kurulu kararıyla fabrika kuran dünyanın en büyük mısır üreticisi Cargill’in tesisleri, 20 Ekim 2006’da yargı kararıyla kapatıldı. Hükümet geri adım atmayarak, Cargill firmasına af getiren 5557 sayılı “Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkındaki Kanunu” 23 Kasım 2006’da çıkardı. Fabrika üretime başladı. Dünyanın birçok yerinde üretilen hibrit ve GDO’lu mısır bu fabrikada işleniyor. Elde edilen nişasta bazlı kimyasal şeker, binlerce çeşit gıdada kullanılarak dünyanın her tarafında insanları hasta etmeye, zehirlemeye ve öldürmeye devam ediyor.

Bu kanunlarla, tohumlarımızın ıslah ve takas edilmesinin önüne geçildi. Üreticimiz yabancıların patentli ve sertifikalı tohumlarına mahkûm, onların tohumlarını kullanmadığında da devletin tarımsal desteklerinden mahrum edildi. Böylece çiftçimiz kendi tohumunu kullanmayınca, tarımdaki çeşitlilik de hızla azalmaya başladı. Ve devletin bu uygulamaları, çiftçimizin her sene peş peşe zarar etmesine, topraklarını terk edip tarımı yapmaktan vazgeçmesine sebep oldu.

Yakın zamanda Alman Bayer’in satın aldığı Monsanto ile Dupont, Dow Agroscinces ve Syngenta; bu dört uluslararası şirket şu anda 50 milyar dolarlık dünya tohum piyasasını ellerinde bulunduruyorlar. Kapitalizmin hedefinde sürekli tüketimi teşvik etmek gibi bir olgu vardır. Bu şirketler, hibrit tohumla yetinmeyerek artık GDO’lu tohum üretmeye başladılar. Önce tohumlarını satıyorlar. Ardından tohumlarını kullananlara gübre ve ilaç satıyorlar. Çiftçinin her türlü makine ekipmanına gerekli mazotu satıyorlar. Bankaları aracılığıyla fırsatçılık yapıp çiftçiye kredi veriyorlar. Geri ödemede sıkıntı yaşayanların topraklarına el koyuyorlar. Sonunda insanı tek tip yiyeceğe mahkûm ediyorlar.

Bunları yaparken de “Dünyadaki açlıkla mücadele ediyoruz” teranesini ileri sürüyorlar her seferde. Bu doğru değildir; dünyadaki açlığı ortadan kaldırmak; insanları zehirlemekle, verimli tarım topraklarını çoraklaştırmakla, doğanın dengesini bozmakla olmaz. Dünyada yılda 1.3 milyar ton gıda çöpe gidiyor. Sadece bu çöpe giden gıda 2 milyar insanın bir yıllık yiyeceğidir. ABD’nin tek başına çöpe attığı gıdanın yıllık değeri 48 milyar dolar. Yine ABD’de GDO’lu yemlerle beslenen inek başına günde verilen 2.5 dolarlık sübvansiyonla tüm Afrika nüfusunun yüzde 75’i doyurulabilir.

GIDA DENETİMLERİ YETERSİZ

Oysa açlık; insanı eğitimli kılmakla, israfı önlemekle, bilinçli tüketim ve bilinçli beslenmeyle, her ülkenin kendi koşullarında tarımını desteklemesiyle, insanları, içeriği bilinmeyen gıdaları tüketmeye mahkûm etmek yerine, tarımsal çeşitliliği koruyarak, yerli tohumları ve yerli hayvan ırklarını ıslah ederek, bunlardan elde edilen doğal gıdaları tüketmekle mümkündür.

Dünya Gıda Günü’nde yoksulluktan, açlıktan, tokluktan bahsederken, Türkiye’de yaşanan ve basından izlediğimiz şu iki parodiye değinmeden geçmeyelim isterseniz: Geçen sene patates fiyatlarının 10 lirayı geçtiği, belediye zabıtalarının da vatan haini patates ve soğan stokçularını bastığı günlerdi. Zeytin Dalı Operasyonu’yla girdiğimiz Suriye’nin Afrin bölgesine 5 bin ton patates hibe olarak gönderildi. Sonra kimi vatanını ve milletini çok severler, aynı patatesi, olmayan bir ülkeden ithal edip Türkiye’de piyasaya sürdü.

Bir de kırmızı et fiyatının tavan yaptığı bu günlerde, daha önceden fahiş fiyatla ithal edilen 55 bin ton kırmızı etin, Et Balık Kurumu depolarında son tüketim tarihinin bitmek üzere olduğu halde bekletildiğini öğrenmiş bulunuyoruz. Türkiye’de ‘et fiyatlarını düşürür’ kaygısıyla piyasaya sunulmayan bu kadar etin, ucuz pahalı demeden ihraç edilememesi durumunda, çürüyeceği söyleniyor.

Ülkemizin ekonomisine halel getiren, vatandaşımızın da sağlığını hiçe sayan bu iki komediden, ülkemizde gıda denetiminin ne kadar yetersiz olduğunu anlıyoruz.

Ama dünyadaki gelişmeler, bizde yaşanan komedilerden daha ciddi sonuçlar doğurabileceğini düşündürtüyor insana: Bu küresel güçlerin insanı korkutan bir tarafı da Kuzey Buz Denizi’nde bir kayanın içinde 120 metre derinlikte bir o kadar da genişlikte yaptıkları felaket ambarıdır. Dünyanın her tarafında ve özellikle de Ortadoğu’ya özgü kadim tohum genlerini bu ambara taşımış olmalarıdır. İnsanın dili varmıyor söylemeye ama yoksa bunlar insanlığın başını gıda ile belaya sokup, ondan sonra dünyada yeniden bir yaşam kurmak için bu ambara Nuh’un Gemisi misyonunu mu yüklediler?

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ