YENİ HAYAT

YENİ HAYAT

Dünyalı Gözüyle

“Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” Bu söz, Orhan Pamuk’un Yeni Hayat romanının başlangıç cümlesidir. Sadece tiyatro değil, edebiyat ve sanat eserlerinin hemen hepsi insanın insana insanı anlatma sanatıdır. Buradaki anlatıların önemi, kendilerinin takipçisi olan bireylerin hayatını değiştirmekle kalmayıp toplumun hayatını da değiştirmeye muktedir olmalarıdır.

Benzer şekilde söylersek; Bir gün Covit-19 adında bir virüs saçıldı dünyaya ve hayatımızı tümüyle değiştirdi. Virüsün hayatta kalması için konukçusuyla ya dost olup onun sırtından geçinmesi ya da düşman olup onu öldürmesi gerekiyordu. İlk günden beri ve kodlandığı gibi, kendisinden ne yapması istendiyse kararlılıkla yapıyor. Konukçusu birimiz değil; tanrının gücünü elinde tutanlar hariç zengin, fakir, sarı, beyaz, siyahî, Musa, İsa, Muhammed dünyadaki hepimiziz. Onun için bugüne kadar ben sen o, biz siz onlar ayırımını yapan dünyalıların, kara ölümü dayatan bu bela karşısında aynı dili konuşması gerekirdi. Ancak bunu isteyen erdemli insanlarla bu virüsten daha kan emici olan sermaye sahibi ve bekçisi asalakların yolları, bu kıyamet gününde dahi kesişmedi. Namuslu emekçiler, kadimden beri dünyada dayanışma içinde insanca yaşamanın arayışında iken, paranın sahipleri ve yardakçıları tıpkı mutasyona uğrayan bu virüs gibi, hayatı tümüyle daha yanıltıcı bir ahlaksızlığın girdabına taşımak maksadıyla, sömürgeci yöntemlerini değiştirmek için bu kara günleri fırsata dönüştürmenin telaşındalar.

Türk Yurttaşı Gözüyle

İklim değişikliği, kıtlık, zorbalık ve bugünküne benzer salgın hastalıklar gibi tarihte hayatın akışını değiştiren pek çok etken vardır. Bunlardan kurtulmak için alınan önlemler zaman ve imkâna göre farklı olsa da hedef aynıdır: Toplumda en üst düzeyde bir dayanışma yaratıp, ölümlerin mümkün mertebe asgaride kalmasını sağlayacak tedbirlerle bir an önce ve en kestirme yoldan beklenen sonucu elde etmektir.

Covit-19’a karşı birçok ülke, aklı, vicdanı ve imkânları ölçüsünde halkını bu salgına karşı korumada gereken kararlılığı göstermiştir. Bunlar arasında takdire şayan olanlar, Çin, G. Kore, Singapur, Honkong gibi radikal tedbir alanlar ile Kanada, Almanya gibi salgın boyunca vatandaşlarından hak kaybı endişesi taşımadan mücadeleye destek olmalarını isteyenlerdir. Bu konuda sınıfta kalanlarsa, İtalya ve Türkiye gibi rehavete kapılanlardır.

Virüs geliyorum deyip Çin’den yola çıkmışken, Türkiye virüsü yolda karşılamak istercesine 21 bin hacısını umreye gönderdi. Bu bir gafletti. İnsanların topluca bir arada olmasını gerektiren mekânların ve okulların kapatılması doğrudur lakin camilerin uzun süre Cuma ve vakit namazlarına açık tutulması, hiç kapatılmaması tam bir ideolojik körlüktü. Salgının olduğu biliniyorken batıya karşı şantaj, içerideki muhalefete karşı da siyasi taktik olarak kullanılmak üzere dünyadaki kopuklar ve kaçkınlar için sınırların ardına kadar açılarak topraklarımızın yolgeçen hanına çevrilmesi ise yurttaşlarımıza ihanetti.

Ayrıca tüm millet, Ekonomik İstikrar Kalkanı paketiyle süreci en az can ve mal kaybıyla atlatacak makul ve mantıklı önlemlerin açıklanacağını bekliyordu ki; bu paketle Cumhurbaşkanının en düşük emekli maaşını bin 500 TL yapmasına eyvallah. Ancak kendi yandaşı müteahhitlerin elindeki konut stoklarını pazarlaması, hava taşımacısı şirketlerin uçak biletleri ile otel fiyatlarını düşürmesi ve 65 yaşın üzerindeki vatandaşlarımıza dilenci muamelesi yaparcasına kolonya, maske bedava diye açıklamalarda bulunması, sürecin dünya çapındaki en talihsiz açıklaması oldu. Bir yandan millete evden çıkmaması tavsiye edilirken, diğer yandan konu ile uzaktan yakından ilgisi olmayan uygulamaların getirilmesi asla kabul edilemez. Hele elerini ovuşturarak virüsün gelmesini bekleyenlerin olduğunu söylemek, çok ayıp bir açıklamaydı. Öyle ki bu açıklamayla bu kritik süreçte milleti ayrıştırarak siyasi çıkar elde etmeye çalışmak, bu sürecin üstesinden gelmek için hep beraber oluşturmaya çalışılan toplumsal dayanışmayı akamete uğratır.

Oysa ölümün kol gezdiği bu günlerde, evlerine kapanmak zorunda kaldığı için kepenk kapatan esnafın, işyerleri kapandığı için işsiz kalan ücretlilerin ne olacağı ve ne yiyip içeceği önemli. Elektrik, su, doğalgaz ve kira parasını neyle ödeyeceği önemli. Sağlık çalışanlarının işine güdülenmesi, hastanelerin ve yoğun bakım ünitelerinin kapasitelerinin yeterliliği önemli. Ekonominin nasıl ayakta tutulacağı önemli. Salgın atlatılana kadar dünya ile işbirliği içinde süreci yönetebilmek önemli.

Ziraatçı Gözüyle

Ekonominin dümenini elinde tutan damat bakanın açıklamaları daha da vahim. Tek adam yönetiminin oluşturduğu hukuk kapsamında ve bu kara günde milletin ümüğünü daha çok sıkabilirim dercesine 2 bin tahsildar ve avukat istihdam edeceğim diyor. Hızını alamayıp, tekstilde çok iyi yerlere geleceğiz diyor. Bizim bildiğimiz, vergi müfettişi ile avukat istihdamına, ülkelerin ekonomik ve sosyal alanda kalkındığı dönemlerde başvurulur. Beyefendinin Türkiye’de pamuk ve yapağı üretiminin bittiğinden, tekstilde kullanılanın önemli kısmının da ithal edildiğinden ve bu sebeple hem üreticinin hem de tekstilcinin kan ağladığından haberi mi yok, yoksa işine mi öyle geliyor?

Bütün bunlardan anlaşılan; ülkeyi bir aile şirketi gibi yöneten kayınpederle damadının Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyetinin gerçekliğiyle bir ilgisinin olmadığıdır. Memleketin haline bakar mısınız? Seçimle değil atamayla; özel hastane zincirinin sahibi sağlık bakanı, özel okul zincirinin sahibi eğitim bakanı, oteller zincirinin sahibi de turizm bakanı yapılmış! Bu mu ileri demokrasi? Böyle bir memleketten milli devlet, bunlardan da ciddi devlet yöneticisi olur mu? Bu hayati bir süreçtir ve önlem diye bu ilgisiz söylemlerle, bir de sağlık bakanının gece yarısı attığı, sadece vaka sayılarını belirten tweetlerle bu süreci yönetmenin mümkün olmadığı herkesin malumudur.

Bu sürecin uzun seyredeceği anlaşılmıştır. Alınacak önlemlerin başında da yurttaşlarımızın beslenme, barınma ve temizlik sorunu gelmektedir. Bu sorunlar hakkında yetkililer ve bilim insanları gerekenleri yeterince ifade etmektedir. Ancak beslenmenin arka planıyla ilgili bilinmesi ve alınması gereken önlemlerin yeterince anlaşılmadığı kanaatindeyiz. Midenin doyurulması gereği, doğanın birinci sıradaki kanunudur. Doyurulmadığı takdirde, mide hangi canlıdaysa onun ölümü demektir. Ölümcül virüsler açlık çeken veya yetersiz beslenen toplumlarda daha etkili olur. Türkiye bir tarım ülkesiydi ancak bir süreden beri tarımın desteklenmemesi sonucu üretim azalmış, tarım ürünlerinde ithalata bağımlı hale gelinmiştir. Bu durum, Covit-19 ile mücadelede bizi endişelendirmektedir. Üretim ve ithalatla yeterli gıda temin edilemeyip açlık söz konusu olduğunda, ekonomik bunalımla birlikte sosyal kargaşalar da baş gösterebilir.

Önümüzün yaz olması önemli bir avantaj. Tarıma yapılacak destekler belirlenmeli ve hemen açıklanmalıdır. Üretim planlaması yapılmalıdır. Sağlıklı ve yeterli gıda zincirinin ne şekilde kurulacağı, gıdanın halka nasıl ulaştırılacağı planlanmalıdır. Petrol fiyatları 20 dolara düşmüşken çiftçiye mazot sıfır vergiyle verilmelidir. Tohumculuk kanunu değiştirilerek altın fiyatına ithal etmek yerine derhal yerli tohum kullanımına geçilmelidir. 40 binin üzerinde işsiz ziraat mühendisi var, birkaç köyün bağlı olacağı pilot köylerde birer ziraat mühendisi görevlendirilerek üretim planlamasına dâhil edilmelidirler. Tüccar aradan kaldırılarak, sofralık veya işlenmiş gıda ürünlerinin tarıma dayalı sanayi ve çiftçi kuruluşları aracılığıyla doğrudan halka ulaştırılması sağlanmalıdır.

Herkesin Gözüyle            

Bu lanet virüs doğanın bir ürünü mü yoksa haydutların dünyayı istedikleri gibi yönetmek için başvurdukları bir biyolojik savaş yöntemi midir, bilmiyoruz. Ama 7,5 milyar insanın hep birlikte yazdığı Covit-19 öyküsünün dayattığı mecburiyetle de olsa, hayatımızın değişmesi ve yeni hayatımızın bu ve benzeri başka öykülerin etkileri karşısında yurttaşlarımızı yalnız ve çaresiz bırakmayıp koruyabilecek kurum ve kurallarıyla işleyen bir demokrasiye sahip olmamız gerektiğine inanıyoruz. Yeter bu kadar iklim değişikliğine sebep olmamız. Zira iklimi değiştirdikçe doğa alarm veriyor; Küresel ısınmayla, buzulların erimesiyle, mevsimlerin kaymasıyla, yersiz ve zamansız yağışlarla, sellerle, depremlerle, yangınlarla, türlerin yok olmasıyla ve belki de Covit-19’larla intikam alıyor bizden. O kadar kirlilik ve düşmanlık ürettik ki üzerinde, dünya bunları taşıyamayacak kadar yorgun artık.

Artık dünyanın da yüzü gülsün bir. Kızamıktan ders alsaydı insanlık, çiçek olmazdı. Vebadan ders alsaydı kolera olmazdı. Bari bundan ders alalım, zararın neresinden dönülse kârdır nasılsa. Yeni hayatta, her alanda ve yeniden organize olmak zorundayız. Anlaşılıyor ki paranın getirdiği zenginlik, kapkara bir balçıktır. Oysa ihtiyacımız olan, yaşamın adil ve anlamlı zenginliğidir. Ve anlaşıldı ki kurtarıcı ne camide, ne kilisede, ne havradadır; kurtarıcı bilimdir, hastanedir. Kurtarıcının ruhu da doktorun, hemşirenin avucundadır. İnsanca yaşamaksa niyetimiz, bizi hurafelerle aldatarak yaşamı bize zehir eden iblisi hayatımızdan çıkartmalı, bilimin gösterdiği yoldan gitmeliyiz.

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ